Kalem Mezarlığı

Sevgi ve Acı; İnsan İnsana Karşı

 

“Hayat hiçbir şeyi dert etmeyecek kadar kısa” lafı, ne kadar eski olursa olsun, ne kadar çok kişi tarafından söylenmiş olursa olsun, insanlık tarihinde yer etmiş en büyük yalanlardan biri. Hem hayat kısa değil, hem de öyle olsa bile bazı şeyleri dert etmeye ve çabalamaya değer. Hayat kısa değil zaten. Koskoca bir sonsuzluk var etrafımızda ve zamanla sınırlandığımız, bu bedenle yaşadığımız tek bir hayatla sınırlandığımız gibi aslında olmayan sıkı bağlarla yaşıyoruz. Bunun da bir nedeni var elbette. Özgürlüğü elde etmek için, etrafımızı çevrelediğini sandığımız hücrenin bizi tutan yanının en büyük kısmının, kafesi oluşturan demirler değil, onların arasındaki boşluklar olduğunu anlamamız gerek. Hayattaki hapishanelerimiz de penceresiz odalardan oluşmuyor. Arasından dışarıyı rahatça gördüğümüz kafeslerden oluşuyor. Bu yüzden bazı şeyleri kendimize dert edelim, görüğümüz hayal için inatla çaba gösterelim. Bundan sonra bir insandan bahsederken, “Benim buna zamanım yok.” demeyin. İnanarak söylerseniz, evet, gerçekten zamanınız yoktur, olmaz. Bir zahmet cesareti olmayan koyunlardan olmayalım ve inandığımız şeyler için yaşadığımız acıların, diğer acılardan farklı olduğunu anlayalım. Olursak ne mi olur? Anlatayım…

Çoğu kişi; en az 8-9 saatini harcadığı ve bu saatlerin çok kısa bir diliminde kendini tatmin edecek şekilde çalıştığı işlere gidip geliyor, gün içinde zaman bulduğunda evinde yapılması gereken işlerle ilgileniyor, restoranlarda veya eğlence mekanlarında periyodik olarak alkollü veya alkolsüz sohbet masalarında saatlerce bulunuyor ve kalbini gerçekten açmadığı, samimi paylaşımlar yaşamadığı ve bu nedenle de gerçek bir yakınlaşmanın, dolayısıyla tatminin olmadığı ilişkiler yaşıyor. Bu aynı “çoğu kişi” derin bir şekilde acı çekiyor. En kötüsü ise hayatlarının bu acılı anlarında kaçış mekanizmalarını kullananlar ve acılarının ne kadar derinde olduğunu bile fark edemeyenler. En kötüsü diyorum çünkü onlar sadece kendi derin acılarının içinde kavrulmakla ve sebebini anlayamamakla kalmıyor, onlara el uzatan başka insanların da canını yakıyorlar. Önemle tekrar ediyorum; bunu farkında olmadan yapıyorlar.

Eskiden bazı yaşananları fark etmek için bir yere oturup, etraftaki insanları dikkatlice gözlemlemek gerekiyordu. Şimdi ise insanların diğer insanlara yok denecek kadar az güvenlerinin kaldığını ve korktuklarını görmek için bu kadar zaman harcamaya gerek yok. Anlayan bir göz, yolda yürüdüğü 10 dakika içinde bile bu durumun her saniye bir sürü kişinin varoluşunda cereyan ettiğini görebiliyor.

İnsanların birbirlerine nasıl baktıklarına dikkat edin. İnsanların beden dillerinin ne kadar kapalı ya da kaçamak olduğuna dikkat edin. İnsanların ağızlarından çıkan lafların ne kadar “söylenmese de olur” olduğuna dikkat edin.

Belli sorunların, yıllara dayanan ilişkilerde bile yaşandığını biliyorum. Benim değinmek istediğim alan; yeni tanışmalar, yeni karşılaşmalar, yeni bir araya gelmeler.

Yakınlaşmaların çok hızlı yaşanması aslında umut verici gibi görünüyor. Özellikle romantik anlamda. İnsanların iletişime ve paylaşıma açık olduğunu düşündürüyor. Neye baktığını bilen bir göz ise bunun, özellikle de kendisi içine dahil olduğunda, hızlı tüketimin en korkutucu şekli olduğunu anlıyor. Çok korkutucu çünkü insanları da diğer her şeyi tükettiğimiz hızda tüketirsek, geriye elimizde tutunacak hiçbir şey kalmayacak. Yaşamın en önemli öğesi insanın kendisi ve diğer bütün insanlar. Bunu görmek için spiritüel öğretilere veya diğer kadim yazılara bakmaya gerek yok; bütün insanlar aslında bir bütünün parçası. Birini etkileyen veya ona yaptığımız şey, doğrudan ve çok hızlı bize dönüyor.

Birine en son ne zaman, tanıştığınızdan kısa bir süre sonra gerçekten değer gösterdiniz, onu umursadınız? Eminim bu sorunun cevabını bazıları hatırlıyordur. Peki, o kişi, siz bu şekilde samimi davrandıktan sonra (davranışın yapışkan ve rahatsızlık verici olmadığını varsayarak anlatmaya devam ediyorum) ne kadar kısa süre içinde sizden olabilecek en uzak mesafeye kaçtı? İster fiziksel olsun, ister düşünsel olsun. Bu sorunun da cevabını hatırlıyorsunuz değil mi? Bu sorunun cevabı acı veriyor değil mi?

Zaman içinde emin oldum ki, aslında bu durumlarda acıyı ve üzüntüyü tam olarak kendimiz adına yaşamıyoruz. Belki adını koyamıyoruz ancak o üzüntüyü, o hayal kırıklığını, karşıdaki insan adına yaşıyoruz. Fiziğinin ötesinde, içindeki güzelliği, güzel tabiatı gördüğümüz için onun böyle yaşaması ve davranışlarının bu şekilde olması bizde büyük bir hayal kırıklığı yaratıyor. Onun, elinde olan harika enstrümanı kullanamadığını görebildiğimiz için canımız yanıyor. Keşke bizim görebildiğimiz şekilde görebilseydi de, onunla arzu ettiğimiz gibi iki tarafın da yararına bir şeyler yaşayabilseydik. Ardından, bir şeyler yapmak istiyoruz. Onun kalbine, ruhuna dokunmak istiyoruz. Arıyoruz, mesaj atıyoruz, sitem ediyoruz, öfkelenip öfkemizi gösteriyoruz ve suçluyoruz.

  • Yine ve sürekli, insanlara samimi şekilde yaklaşanlardan bahsediyorum. Bu konuda kafa karışıklığı yaşanmasını istemiyorum. Tabi ki zarar verici ve art niyetli insanları tanımak konusunda dikkatli olmalıyız.

Az önce saydığım çabaları, çok ihtiyaç içinde olduğumuzdan, kimseyi bulamadığımızdan ve uzun süredir kimse bizimle ilgilenmediğinden mi gösteriyoruz. Kesinlikle HAYIR! Yaptığımız şey aslında ona, “Hadi dışarı çık. İçeride olduğunu biliyorum. Bak hava çok güzel.” demekten ibaret. Biz bildiğimiz için onun da anlayacağını düşünüyoruz. İşte bu konuda biraz safız. Enayi değil, saf. Biz iyi niyetle üsteleyince de neler olduğunu zaten biliyoruz.

Onlar da haklılar. Etrafta o kadar çok incelenip, değerlendirilecek seçenek var ki… Hep biraz daha iyisini bulma şansları var. Daldan dala atlamaya devam. Bir kişiyle fazla oyalanmanın ve o kişiyi gerçekten görmeye çalışmanın ne anlamı var? Gözleriyle görüyorlar işte, her şey ortada. Daha fazla bakmaya zaman var mı? Zaman gerçekten var mı?

Son yazdığım paragraf kimleri içten içe rahatsız etti? Rahatsızlıktan kastettiğim, bir huzursuzluk veya hatalı olan bir şeyler hissetmek gibi bir duygu. Son paragraf, okuyanların bazılarına çok doğru gelmiş olabilir ancak derinlerde bir yerde bir “pürüz” hissettiğinize ve anında onu gömmeye çalıştığınıza eminim. Ekrandan göremediğim için tahminde bulunduğumu düşünebilirsiniz fakat günlük hayatta, davranışları esnasında neşeli gözüken insanlarda bu “pürüz” lere ne kadar sık şahit olduğumu söylesem… Sanki en somut haliyle, bütün ağırlığıyla ve dokusuyla elimde bir taş tutuyormuş gibi o pürüzün orada olduğundan emin olacak kadar net görebiliyorum. Yüzeyde bir neşe ve kendine güven bedeni ve içinde bir yerlerde kırpışan yıldızlar gibi göze çarpan yanıp sönmelerden bahsediyorum. Bu bazen o kadar yoğun oluyor ki, gözlerin içindeki can kesintiye uğruyor, eller, kollar, surat ve beden; elinizle tutamayacağınız kadar kısa süreler içinde alarm mesajları yayıyor. İşte o zaman sizin de sık sık yaşamınızda yer alan telaş ortaya çıkıyor. Uzanma ve ulaşma çabaları bu anda başlıyor. Ve tam da bu anda aslında uzattığınız el, karşınızdakinin elini yakalamak yerine onu itiyor. Sanki mesafeyi ayarlayamamışsınız ve elinizi kontrolsüzce uzatmaya devam ediyormuşsunuz gibi… Tutacağım diye uzandınız ve göğsüne ya da omzuna denk getirip onu sarstınız. O da sarsılınca, beklemediği şey karşısında uzaklaşmayı tercih etti. Herkes ruhunu itip kakmış. Bambaşka bir insanın çıkıp karşısına dikileceğini hesaba katmıyor. Tabi ki kaçacak.

Herkes bir şey ister. Herkes tatminkar sonuçlar elde etmek, kendi için iyi olan şeye ulaşmak ister. İstediği o şeyi, hep bu kriterler doğrultusunda tanımlar.

Konu, sevgi ve acı olduğuna göre (aslında konu insanların kendilerini daha da ötelere götürecek gerçek bağlar kurmasının önündeki engeller. Artık bu anlaşılmıştır herhalde) bunun üzerinden gitmek istiyorum.

♠ Siz bir top istiyorsunuz. Yusyuvarlak, güzel renklere sahip, havası yeteri kadar dolu ve eskimemiş. Bir bahçede yürürken bu top karşınıza çıkıyor. Orada olduğunu farkediyorsunuz ve ona bakıyorsunuz. İçiniz gıdıklanıyor. Bir neşe dalgası bedeninize yayılmaya başlıyor. Tam o anda top da sizi farkediyor ve size doğru yuvarlanmaya başlıyor. Ne gariptir ki; o çok istediğiniz, hayallerinizde tasvirini yaptığınız top size yuvarlanmaya başladığı anda siz, önce bedeninizi yana çevirip kendinizi korumaya alıyorsunuz. Acaba size bir zarar gelir mi diye düşünüyorsunuz. Bu kadar kolay olabilir mi? İstediğiniz şey karşınızda duruyor olabilir mi? Top ise, sizinkine benzer bir heyecanla olduğunuz yere doğru yuvarlanmaya devam ediyor. Şimdi arkanızı dönüp yavaştan uzaklaşmaya başlıyorsunuz. Arkaya engeller koyarak size ulaşabileceği yolları tıkamaya çalışıyorsunuz. Kendi kendine size doğru yuvarlanan bir top ve tam da sizin hayal ettiğiniz, kendiniz için tasvir ettiğiniz isteğinizin kıyafetlerine bürünmüş. Deli midir, nedir? O, sizin bu davranışlarınıza anlam veremiyor. Size gelmenin yeni yollarını arıyor safça. Siz ise bu çabanın altında ısrar, baskı, rahatsızlık ve laftan anlamama görüyorsunuz. Şimdi ters yönde koşmaya başlıyorsunuz. Topun çabaları bir noktadan sonra size ulaşmayacak kadar geride kalıyor. Top da bunu farkediyor ve farkettiği anda artık duruyor. Durduğunda görüyor ki, kocaman bir bahçenin ortasında hayal kırıklığı içinde tek başına kalmış. Tebrikler. Hayalinizde detaylarıyla tasvir ettiğiniz isteğinizin size ulamasını engellediniz, ondan korktunuz ve onu da hayal kırıklığı içinde bahçenin ortasında şaşkın halde bıraktınız.

Sevgi, acı ve insanların karşısındakini yakınlarına sokamıyor hale gelmiş olmasından bahsedeceğim demiştim, değil mi? Aslında bahsettim. Sadece biraz farklı bahsettim. Yukarıdaki senaryoyu alın ve bir kadın erkek ilişkisine, hatta daha erken safhalara, tanışma dönemlerine uygulayın. Sıfatları ve zamirleri değiştirin. Birebir uyuyor değil mi?

Pek tabi ne istediğini bilip ancak tanımlamadığı ya da neye benzediğini bilmediği için, onu gördüğünde tanıyamayanlar da var. İstekleri “kabak” gibi gözlerinin önünde fakat göremiyorlar. Aramaya devam. Yanlış yerlerde ve yanlış şekillerde. Yanlış davranışlarla. İstek sağ tarafı gösteriyor, davranışlar sol tarafı. İnsan psikolojisinde bu benzeşimsizlik olarak geçiyor. Herhangi bir isteğiniz varsa ve elde ettiğiniz sonuçlarda bu benzeşimsizliği yaşıyorsanız, içinizdeki adlandıramadığınız huzursuzluğun sebebi bu.

Aynı şeyi yaparak farklı sonuçlar beklemek, delilik göstergesi olabilir de, olmayabilir de. Eğer bir şeyin göstergesiyse, o da huzursuzluğunuzun ve çözüme ya da istediğiniz sonuca ulaşmanızın epey bir süre daha süreceğinin göstergesi. Ve ne yazık ki, yolda size denk gelen isteklerinize de aynı acıyı yaşatmaya devam edeceksiniz. Özellikle de istekleriniz canlı kanlı insanlarsa… Önce onları “görmelisiniz”.

Mevlana’nın dediği gibi; zamanında şahlar bile sevginin kulu kölesi olurken, ki bu kadarına gerek yok tabi ki, her şeyi dengeli yaşamak gerekir, şimdi insanlar sevgiye, ergen gençlerin anne babalarına davrandıkları gibi hezeyanlarla dolu bir şekilde saygısız ve kırıcı, hatta nankörce davranıyorlar.

Yazının içinde bir yerlerde “istek” kelimesini tanımlamak istedim fakat arada uygun bir yere sokamadım. O halde şimdi yapayım. İstekten kastım; tabi ki birini elde etmek, sahiplenmek değil. Kimse kimseyi sahiplenemez. Bu kural değil, varolmanın bir gerçeği. İstek dediğim zaman; size tatmin duygusu vereceğini bildiğiniz, daha yükseklere ulaşmanıza katkı sağlayacağını hissettiğiniz hayalinizden bahsediyorum. Siz de aynı şeyleri isteğinize yaşatacaksınız. İşte böyle bir istemenin hedefinin bir insan olmasında sakınca yok çünkü onun varlığını ve bütünlüğünü tehdit ediyor olmuyorsunuz.

Değerlerinizi iyi belirlemeniz en önemli tavsiyem. Değerleriniz doğrultusunda davranışlarda bulunmanız ise en önemli ricam. Sevgiye (İnsanların sadece geleneksel diye birbirine söylediği “seni seviyorum” ‘daki sevgi değil bu.), aşka, değere, umursamaya ve gerçek şeylere değer veriyorsanız, bunun aksini size veya başkasına getirecek şeyler yapmamaya büyük özen gösterin. Yaptığınızda belki karşınızdakinin hayatında kısa bir süreyi üzüntüyle doldurursunuz fakat kendi hayatınızda tahmin bile edemeyeceğiniz bir yıkım yaratma riskiniz var. Hatta bunun farkına son nefesinizi verirken varacak kadar şanssız bile olabilirsiniz. Böyle bir şanssızlık yaşamamanızı ve kimsenin hayatına da üzüntüyle lekelenmiş çizikler atmamanızı umuyorum.

Unutmadan hatırlatayım; Telefon ekranından bakışlarınızı kaldırıp etrafınıza baktığınızda, görünenlerin ve söylenenlerin çok daha yüksek çözünürlükte olduğu bir dünya var.

Ekleme; Yazının devamı yayımlandı…

ozzcan.s”@”gmail.com

 

Sevgi ve Acı; İnsan İnsana Karşı -2-

Ne olduğunu bilmeseniz bile, bir şeylerin ters gittiğinin farkında mısınız? Evet ise, umut vardır. Demek ki, yazının bundan sonraki kısmında aynı frekansta olacağız.

Aradığın şeyin ne olduğunu bilmezsen, bulduğunda tanıyamazsın, böylece elinden kaçırırsın demiştim. İster evren deyin, ister hayat, ister tanrı deyin; bize istediğimizi vermez. Bazı durumlarda öyleymiş gibi gözükür ama doğru değildir. Biz kimsek, ona uygun olan, benzeyen isteklerimi elde ederiz.

Sevgiyle alakalı bir arzunuzu, hem de haklı bir arzunuzu tahmin edeyim; Birini istiyorsunuz… Sevgi dolu, değer bilen, eğlenceli, saygıdeğer, hayatını kurmuş, vefalı, ne yaptığını bilen, kararlarının arkasında duran, vücudu formda vb … Çok güzel, harika bir arzunuz var. Siz, hayatınıza girmesini istediğiniz bu insanda aradığınız özelliklerin kaçına sahipsiniz? Böyle bir insan buldunuz ve bir araya geldiniz diyelim. Karşınızdaki insan da sizde bu özellikleri aramayacak mı? Onun da hakkı değil mi? Sevgi görmek istiyorsanız, sevgi gösteren biri olmalısınız. Ne yaptığını bilen birini arıyorsanız, siz de ne yaptığınızı bilmelisiniz, karakterli kararlar veren bir yapıda olmalısınız. Aradığınız şey sadakat ise, siz de kimseyi aldatmamalısınız. Sadece sevgili bağlamında değil, günlük hayatta da insanlara çıkarlarınız için yalan söylememelisiniz.

Paylaşım (ilişki) yaşamak istediğiniz insanın özelliklerini harika biçimde sıralıyorsunuz ancak o sizde bu özellikleri bulamazsa, paylaşım nasıl yaşanacak? Onun sürekli size istediğiniz şeyleri vermesini mi bekliyorsunuz? O zaman o kişi sizin sevdiğiniz, ilişki yaşadığınız insan değil, anne ya da babanız olacaktır. Ve ilk başta sizi “görüp” uzak durmayı tercih etmezse, mutlaka bir gün sıkılıp, geç de olsa uzaklaşma kararını verecektir.

Sevgiye küserseniz, sevgi de size küser. Birçok hayal kırıklığının ardından sevgiden uzaklaşmış, onu veremez hale gelmiş olabilirsiniz. Siz sevgi veremiyorken, sevgi verebilen birini, onunla güzel bir ilişki yaşayacağınıza ikna edemezsiniz. Eğer aradığınız şey sevgi ise; hiçbir hayal kırıklığının, aldatılmanın, terk edilmenin ya da kabul edilmemenin, sevgiyi sizden götürmesine izin vermeyin. Gayet sevecen, düşünceli, kendinize güven dolu olduğunuz ve yürüyüşünüzün bile bu hislerle şekillendiği bir günü düşünün. Bu halinizle bir sosyal ortama girdiğinizi… İnsanların size nasıl yaklaştığını, çevrenizde olmaya çalıştıklarını fark ettiniz mi? İşte, öyle davrandığınız, oturduğunuz ve yürüdüğünüz günlerden birinde, aynı özelliklere sahip aradığınız kişiye denk gelebilirsiniz. Aradığınız özellikleri kendinize ekleyerek ihtimalleri yükseltmeye değmez mi?

Ayrıca sevgiyi küstürmemeye de dikkat edin. Eğer size “aha işte bu” dedirtecek şey karşınıza tekrar tekrar çıkıyorsa ve siz onu tanımadığınız için göremiyorsanız ve uzaklaşıyorsanız, o da artık şansını sizinle denemekten vazgeçecektir veya size verdiği şansları azaltacaktır. Uzun süre karamsar olan bir insanın hayatında kötü giden şeylerin zamanla artması gibi.

Hangi yönde momentum kazanırsanız, o yönde daha hızlı ilerlemeye başlarsınız. Eğer         karşınıza çıkan insanlar arasında, size çekici gelmesine rağmen, uygun özelliklerin   bulunmadığını fark ederseniz, HAYIR demeyi öğrenin. Karşınızdaki insana değil, kendinize. Zamanla bu insanlar sizin karşınıza daha az çıkmaya başlar. Zihinsel olarak evet dediğiniz insanların sayısı ise artmaya başlar. Aslında sayıları değişmek zorunda değil, sadece siz onlara denk gelirsiniz veya onları fark etmeye başlarsınız. Trafikte, eski arabanızın markasına odaklanıp, sürekli o marka arabaya rast gelmek gibi. Değerlerinizle uyuşmayan olayların içinde haz alabilirsiniz. Ancak inanın, değerlerinize uygun davranıp bazı şeylerden mahrum kaldığınızda, eğer kendinize saygınız varsa, alacağınız haz daha büyüktür çünkü bu prensipleriniz yüzünden ileride elde edeceğiniz sonuçlar sizi daha çok tatmin edecektir. Psikolojide de, geciktirilmiş haz ilkesine göre yaşamının önemine sık sık vurgu yapılır. Şu an hiç keyif almayacaksınız demek değil, sadece sizin için önemli olan şeylere yaklaşımınızı daha iyi tasarlayın. Sonuçta bu hayatı neden yaşıyorsunuz? Tur şirketleriyle paldır küldür Avrupa’ya iki kez birer hafta gitmek ya da emekli maaşınızla ay sonunda ne akrobatlık yapabileceğiniz görmek için mi? Bu hayatı, çevrenizi sizi tatmin edecek önemli şeylerle doldurmak ve istediğiniz sonuçları almak için yaşıyorsunuz. Bu, bana göre özen isteyen bir konu.

Elde etmek istediğiniz sonuca doğru giderken, ne aradığınızı ve değerlerinizi net bir şekilde bilin. Arzu ettiğiniz şey ile tam olarak uyuşmuyorsa, değerlerinize yenilerini ekleyin ve onlara sadık kalın. Avam ve pek istemeyerek yazdığım bir örnek olacak ama eğer ilişki yaşamak istediğiniz kişi formda vücuda sahip bir kadın ya da erkek ise, (şimdiden kullandığım dil için üzgünüm) kıçınızı kaldırın ve siz de sağlınıza dikkat edip spor yapın. Olay aslında bu kadar basit. Diğer konularda da geçerli. Gerekiyorsa, sevmenin ne demek olduğunu baştan öğrenin. Bir insana gerçekten nasıl değer verebileceğiniz üzerine çalışın.

Siz değerlerinize ve sahip olduğunuz özelliklere güveniyorsanız, bunların karşınızdaki insanın hayatına daha da fazla tatmin ve neşe katacağından eminseniz; size arkasını dönen, görmezden gelen ve saygısızca davranan kişilere prim vermeyin. Arkalarından kendinizi yıpratmayın. Başarısız olmuş gibi düşünmeyin. Hayat bazen, değerlerinize ve özelliklerinize ne kadar sahip çıktığınızı görmek ister. Bu yüzden sizi biraz, hatta birazdan fazla zorlayabilir. Cevapları bildiğiniz bir sınavdan kalıp daha fazla acı çekmeyin.

Son olarak; eğer yine olur ya, hoş olmayan bir durumda kendinizden şüpheye düşerseniz, yani kaybolmuş ve başarısız hissederseniz yapabileceğiniz basit ve harika bir şey var. Böyle durumlarda kendinizi çocukların gözlerinde ve sözlerinde arayın. Sizi rahatlatıyorsa hayvanlar da olabilir. Neredeyse her zaman çocuklar size harika ipuçları sunabilir. Aradığınız yolu size, alakasız gibi görünen şirin sözlerinin arasında çaktırmadan gösterebilirler. Ya da size doğru koşup öyle bir sarılırlar ki, kendiniz olmanın ne demek olduğunu hatırlarsınız. Bütün hücrelerinizin titrediğini hissedersiniz; sanki ılık bir su bütün vücudunuzda okşayıcı bir şekilde dolaşmış gibi. Aynı güçle, kaldığınız yerden devam etmek için bundan daha güzel bir kıvılcım olabilir mi?

  Bugün çevrenize daha dikkatli ve daha bilerek bakmaya başlayın lütfen.

cute-child

 

 

ozzcan.s”@”gmail.com

Yoruma kapalı.